iletisim@ibretyayingrubu.com.tr

Bi̇r Mi̇lli̇yetçi̇ Yabancılardan Ne Öğrenebi̇li̇r?
Buradasınız: Anasayfa / Hi̇zmetleri̇mi̇z
Bir Milliyetçi Yabancılardan Ne Öğrenebilir?
Bir Milliyetçi Yabancılardan Ne Öğrenebilir?

Tarih ve tarihten alınan keyif, işin aslı yetişkin bir entelektüel tavırdır. Buradaki “yetişkin” kelimesi zannediyorum dikkat çekecektir; buna karşın yine zannediyorum ki kendi milletini ve milletinin geleceğini sorgulayan her akıl şüphesiz belli bir olgunluğa gelmiştir, yadsınamaz... İnsanoğlu, tarihin ilk dönemlerinden beri bir arada kalmak, bir arada avlanmak, bir arada yaşamak, kısacası “medenîleşmek” mecburiyetinde kaldı. Eski Çağ’a bir bakın, orada “medenî” milletler göremezsiniz; zirâ o dönemin medenîleri için “millet”, kabilelerin barbar bir anlayışından ibaretti!

Roma’ya kim bir millet diyebilir? Hitit’e, Mısır’a, Assur’a, Urartu’ya, hatta Pers’e ve Grek Şehir Devletleri’ne... Herkesin aklına küçük nüanslar gelebilir, zirâ vardır da... Örneğin Heredotos değil midir Makedon Kralı I. Aleksandros’un olimpiyatlara katılabilmek için kendisinin Grek olduğunu kanıtlamak zorunda kaldığını anlatan? Bunlar küçük nüanslardır, vardır ama bir o kadar da yoktur; zirâ “medenîler” arasında bu, işin aslı biraz daha kente mensup olmak olarak tarif edilmektedir. Evet, Kartacalı olsun Grek olsun Etrüsk olsun, Roma vatandaşı Roma vatandaşıdır ve Romalı’dır. Aynısı diğer kentler nazarında da geçerlidir. Bu, günümüz için çok anlayamadığımız ilkel bir anlayış ama doğduğunuz şehir üzerinden bir tümevarımla durumu anlamlandırabilirsiniz.

Göçebe topluluklara baktığımızda ise biraz daha detaylı bir millet tasnifine haiz olduklarını görürüz. Onlar “falan falancanın oğlundan olanlar” gibi ayrımlara daha yatkınlardır; zirâ her şeyin başında obaları yahut daha Avrupaî bir anlayışla “horde”ları, zaten bir aileden müteşekkildir. Milliyetçi anlayışlar bundandır ki ancak kadını kazanabildiği ölçüde başarılı olabilir, yayılıp köklenebilir; zirâ ailenin temelinde de kadın yatmaktadır. Ne demiştik, “barbar millet” kavramına karşı “medenî vatandaş” dualizmi... Şehirlerde “baba” figürünün önemini görürsünüz; bunun sebebi “otorite”nin bu sistemlerde öncül olmasıdır. Şehir insanının vizyonu, çevresini kaplayan dört duvardan ibarettir. Onun dünyası, evreni, hayatı bu dört duvarın arasındadır; buna karşın göçebe topluluklarda bu yoktur, daha geniş bir vizyona, daha özgür bir bakış açısına sahiplerdir. Bundandır ki “tanrı kral” gibi anlayışlar, şehir insanının daha yatkın olduğu kavramlardır. Bir göçebeyi sizinle at süren, sizinle hastalanan, sizinle yemek yiyen hiçbir liderin “tanrı” olduğuna ikna edemezsiniz. Bu, göçebelerin erken dönemde eriştikleri önemli bir aklî evrimdir!

Bugün bu açıdan dönüp baktığımızda Avrupa’dan alabileceğimiz fikrî anlayışların sınırlılığına bende şaşırıyorum. Onların “cumhuriyet” diye yanıp tutuştukları sisteme de “milliyetçilik” diye ortaya koymaya çalıştıkları anlayışa da biz, zaten çok uzun süredir haiziz. Bu isimlerle ya da değil, ortada bir “özgürlük” varsa bunu göçebe (yahut kendi deyimleriyle “barbar”) şehirliye öğretebilir!

Çok uzun bir girizgâh oldu ama işin aslı, ortadaki evrime dikkat çekmekti. Biz “barbarlar” olarak zaten Avrupa’nın bugün “standart” saydığı şeylere dün sahiptik. Hiçbir göçebe kavimde kadın-erkek eşitliği, kölelik, sınıf eşitsizliği gibi gündemler bulunamaz; zirâ bunlar, bu anlayıştan doğan ürünler değildir.

Buna karşın insanlık, her daim birbiriyle etkileşim içerisinde olmaya da yatkın olmuştur. Ticaret, ticaret, ticaret! Bugünün toplumunu meydana getiren şeydir şüphesiz; zirâ zevkleri, anlayışları, düşünme biçimlerini aynı düzleme oturtur. Mısır’daki bir kadının beğendiği lapis kolye, bozkırdaki sizin önünüze konduğunda artık zevkinizi belirler. Bundandır ki ticaretin temelinde yatan “isteme-özenme” denklemi, insanlığın bugünkü konumunda önemli bir pay sahibi, hatta suçludur!

Ticaretin yaygınlaşmadığı dönemlerde birbirlerinden ayrı çağları yaşayan kavimlere rastlayabilirsiniz ama ticaret, hepsini aynı noktaya getirmiştir; zirâ bu, aynı zamanda üretim fazlasına olan ihtiyacı arttırmıştır. Bir şeyi satabilmek için bir yola, bir şeyi alabilmek için o şeyin kaynağına ihtiyaç “ticaret” sebebiyle ortaya çıkmıştır. Romantik yorumlarla “Savaşı kapitalizm başlattı!” demeyeceğim, lakin önemli bir itici olduğunu da es geçemeyeceğim... Bu itici sayesinde standart, ticarete sahipler tarafından şekillendi.

Farkında mısınız? Uzun girizgâhımız bizlere birer milliyetçi olarak nelere karşı olmamız gerektiğini aslında anlattı! Monarşi, eşitsizlik, kapitalizm ve enternasyonalizm... Bizden olmayan her şey, kronolojik bağlamda bir bir dökülmedi mi? Bizler, bizden olanın özgünlüğüyle zaten çağın ilerisinde değil miydik?

O günün toplumlarını bir düşünün, dokunulmaz bir krala, sorgulanamaz sınıflara, sonu gelmez savaşlara alışkın insanları... Korkunç değil mi? Avrupa bundan bir günde kurtulmadı, onu kurtaran şey ise şüphesiz dünün “barbarları”nın haiz olduğu anlayıştı: Milliyetçilik.

Bugünün enternasyonalleri buna birçok kaynak öneriyor. Kimisi milliyetçiliğin kaynağını nefrette, kimisi “Narsisizm-Makyavelizm-Psikopati” şeklindeki “Karanlık Üçlü”de görüyor... Buna karşın biz diyoruz ki: “Hayır! Milliyetçiliğin kaynağı önce sorgulamakta sonra ise özlemde yatıyor...

Sorguluyoruz, zirâ biliyoruz ki bize dayatılan birçok şey var. Bizden olmayan, bizi anlayamayan, bizi yansıtamayan ama bize biçilen birçok şey... Bunları reddedebilmek yahut yerine bir şey koyabilmek için sorguluyoruz. Her şeyin ötesinde “biz” kimiz, onu anlamak için sorguluyoruz. Eğer sorgulamasaydık “biz”in bir önemi zaten olmazdı. Biz, sorguladığımız için “biz” olmadık mı?

Özlem... Her milliyetçilik özünde “öz”e olan bir özlemi nasıl barındırmaz? Sorgulama “biz”i, “biz” ise özlemi getirmez mi? Bize, bizden olana “özlem”, bunun temel sonucu değil midir? Her milliyetçilik şüphesiz bir noktada “dün”e olan özlemi barındırır. Avrupa’daki ilk milliyetçiler, Antik Roma’nın kalıntıları arasında düne hayranlıkla bakan kimselerden ibarettir. Düne olan hayranlık, yarının inşası için insanı iter. Buradaki “özlem” aslında budur: “öz”e ve “dün”e, yarınlar için duyulan bir özlem... Biliyorum, “insan görmediğine özlem duyamaz” denilecek ama hayır, duyabilir; zirâ “öz”, özde kaldıkça yarınlar her daim ondan gelecek, ondan olacaktır. Bir Türk düne bakarak yarınını “Türksüz” hayal edemez, bundandır ki ona, “iyi günler”e dünkü gibi özlem duyabilir, umut edebilir...

Bütün bunlardan sonra gülünç bir biçimde cevaben diyorlar ki “Madem öyle sizin aracınız saydıklarımızdır...”

Cevaben kronolojiye bakalım:

Avrupa, özellikle Orta Çağ ile birlikte önemli bir fikrî bunalıma girmişti. Bu fikrî bunalımın birçok sebebi olmasına karşın şüphesiz en önemli nüvesi de “tahammülsüzlük” idi. Düşünmeye, üretmeye, sorgulamaya tahammülsüzlük... Bugün kim Martin Luther’in milliyetçi bir eylemde bulunmadığını iddia edebilir? O, bütün baskılara rağmen kendi halkını bu buhrandan kurtarmak için İncil’i çevirmemiş midir? Kendi halkı sömürülmesin, kendi halkı ezilmesin diye kilisenin duvarına koşmamış mıdır? Çeviri, şüphesiz milliyetçi bir eylemdir; zirâ çevrildiği dile, topluma hizmet eder. Milliyetçinin zihninde sınıflar yoktur, ayrımlar ise kendi milletinden ibarettir.

Oliver Cromwell, sorgulanamaz ve dokunulamaz olanı söküp atmamış mıdır? Dikkatli bakın, Martin Luther ile yükselen protestan anlayışın bir mensubundan bahsediyoruz. Başka bir ülkedeki milliyetçi nüveden nasibini almış bir karakter var elimizde, bundan beslenen ve buna inanan... Bir Kral’ı “vatana ihanet” ile idam edebilmek, milliyetçi bir eylem değil midir? Burada Kral’ın suçlu-suçsuz yargısına bakmıyoruz, işin özüne bakıyoruz, “vatan” kavramına... Hangi Romalı’nın bir vatanı vardır? Hangi Mısırlı, hangi Hititli vatanı için bugünkü gibi bir derde haizdir? Hayır! Vatan, bağlılık, bunlar millî dertlerdir. Bu vesile ile de ilk cevabı aslında verebiliriz: “Çeviri.”

Milliyetçiliğin araçlarından biri o hâlde çeviridir! O eski “ticaret” mantığıyla değil, olduğu gibi almak ve benimsemek değil, hayır! Kendine, özüne çevirmek, kendi varlığınla yeniden inşa etmek... Çeviri, aslında “vatan” kavramını kabul etmek demektir. Bir “vatan”ın olduğu, ona hizmetin gerektiği, onu “benimsemenin” gerekliliğine idrakın yettiği... Var olanı almak, millî bilince katmak, kümülatif hafızaya yeni bir ürün eklemek... Bunların hepsi ne kadar saysak da bitiremeyeceğimiz millî tavırlardır ki bunun bir kere farkına varan bir daha kopamaz.

Yine tarihe bakalım, geçmişin milliyetçileri bugünün milliyetçilerinden belirli oranda farklıydı. Bugün Osmanlı Son Dönemi için “Batıcı” şeklinde altı boş, tam olarak “niteleyici” olamayan bir tabir kullanılıyor. Nedir bu “Batıcı”lık gerçekten kimse bilmiyor, ama herkes dretnot kullanmayı, yeni ordu sistemlerini tatbik etmeyi “Batıcı” olarak kabul ediyor... Hayır, bu “Batıcı”lık değildir. İşin aslı dünyanın her yerinde olan bir şeyin bu türden yabancılaştırılması uygun da değildir. İtalyan Milliyetçilerinin tartışmalarına bir bakın, dönemin Sosyalistleriyle Machiavelli üzerine gerçekten önemli bir tartışmaları var: Sosyalistlerin iddiası o ki Machiavelli aslında bir sistem ifşası yapıyor, bundandır ki Sosyalist bir nüveye hasıl oluyor. İtalyan Milliyetçileri ise buna cevaben ifşaatı kabul ediyor ama “Sosyalist nüve” noktasında “Prens”e atıf yaparak onun millî birliği hedeflediğini, bundan dolayı da millî bir nüveye haiz olduğunu söylüyorlar. Tartışma Cromwell ve Jakobenler eksenine sıçradığında da onları, İtalyan Milliyetçileri, “Machiavelli’nin ifşa ettiği sistemin pratik yıkıcıları” olarak tanımlayarak yine “millî birlik” tarafına taşıyorlar. Günün sonunda Gramsci, sadece zeminlerinin değil ideologlarının bile İtalyan Milliyetçileri tarafından ellerinden alındığını bir arkadaşına yazdığı mektupta itiraf etmek zorunda kalıyor. Burada biz yeni bir araç daha görüyoruz, “Akıl”...

Akıl, şüphesiz milliyetçinin enstrümanıdır. O olmadan hedeflediği gibi milletine ve vatanına fayda getiremez. Cehalet ve gözü kapalı bir anlayış, bir millete ancak buhran getirir. Milliyetçi, düşman olduğu her şeye karşı aklına sığınmak zorundadır. Akıl, onun inandığı gibi eninde sonunda doğru olanı, millî olanı zaten verecektir. Eğer bir şeyin üzerine düşünmeden kabul ederse kaybeder, ondan fazla endişelenir yahut korkarsa yine kaybeder. Hiçkimse aklının süzgecinden geçirmedikçe herhangi bir şeyin yararlı yahut zararlı olduğuna karar veremez, bundan dolayı da onu kullanmak zorundadır. Şüphesiz yararlı olan bir şeyin kullanımına açık olmak mecburîdir, hoşuna gitmese bile... Bu, onu milletinden koparmaz ama milletini kuvvetli kılar. Şayet tehlike, millî kimliğin bozulmasıysa milliyetçi yine ve yeniden aklını kullanarak, eldekini “çevirerek” onu yararlı kılmak zorundadır. Haricen yetişemez, günceli yakalayamaz ve yok olur.

Bütün bu bölümlerden sonra bir şey daha ortaya çıkar, bundandır ki önden söylemenin bir zararı yoktur: Teori. Milliyetçi elbet ki duygusaldır, ama duygular yeterli değildir. Tarih bize birçok milliyetçi sunuyor, bunların hepsi bittabi duygusal kimseler ama hepsinin buluştuğu ortak bir nokta var... Robespierre ve arkadaşları Kral’ı karşılarına alırken bir fikre sahiplerdi, bir çizgiye ve mantığa sahiplerdi. Temelde bu mantık onları iktidara taşıdı, o çizgiler hükümetlerini kurdu ve mantıkları onları halk tarafından meşrû kıldı. Bugün kim Jakobenlerin Cromwell’den habersiz olduğunu iddia edebilir? Teori, pratik olmadan inşa olamaz ve geçmişin pratikleri, teorilerin vücuda getirilmesinde zarurîdir. Cromwell’in ihtilâli Fransa’da vücut bulduğunda “Fransızca”ydı, Jakoben İhtilâli ise Osmanlı’da vücut bulduğunda “Türkçe”ydi. Teori, pratiklerini çevirmek zorundadır ve o olmadan pratik, “bence”den öteye geçmez. Hiçkimse duygularını bir sanatçı kadar iyi aktaramaz ama sorarım size, bunlardan kaçı iyi bir ideolog idi? Duygular tek başına yetmez, doğruya tek başına itmez, önemli olan bunları belli bir zeminde ele alabilmek, işleyebilmektir. Bundandır ki bir milliyetçi, “iyi duygular” besleyen bir kişiden ibaret olamaz. Düşünen, aktaran ve hisseden bir tüzel kişilik olmak zorundadır.

Sonuç olarak milliyetçiliğin araçları bu kronolojilerle ortaya çıkıyor: “Akıl - Çeviri - Teori”

Evet, işte bu sırayla işlenen bir milliyetçilik, bu aygıtları kullanan bir milliyetçilik ancak var olabilir. Tarihte bu böyleydi, “dün” bu böyleydi, yarın da bu böyle olacak. Bütün bu soruların cevapları şüphesiz okuma ile mümkün. Gözlem ile, anlamak ile, anlamlandırmak ile... Bir milliyetçi “yabancılardan” millî bir şey öğrenemez, bu beklenti zaten sağlıklı da değildir. Buna karşın öğrendiklerini millîleştirebilir. Özünü kaybetmeden “öz”ü muhafaza etmeyi deneyerek öğrenebilir. Çevirmeyi, düşünmeyi, kurmayı deneyerek... Bunlara muhtaç bittabi değildir, ancak “güncel” kalmak, deneyimlemediklerini de deneyimlerine katmak gereklidir.

Ateşi yeniden icat etmeye gerek yok, lakin yakmayı öğrenmekte fayda var.

-Bartu Kizek

Detaylı Bilgi İçin Bizi Arayın