iletisim@ibretyayingrubu.com.tr

Çöküş
Buradasınız: Anasayfa / Hi̇zmetleri̇mi̇z
Çöküş
Çöküş

ÇÖKÜŞ:

İran-İsrail Savaşı’nın Gerçek Yüzü

 

Amerika Birleşik Devletleri, Washington’ın ısrarcı “demokrat” düzleminde şekillenmiş bir devlet olarak özellikle XX. yüzyılın tartışmasız gücüydü. Bugün geri dönüp baktığımızda, Amerika’nın etki etmediği hemen hemen hiçbir düzleme ne yazık ki rastlayamıyoruz. Doğu Bloğu’nun kuruluşu, Çin’in yükselişi, Orta Doğu’nun “düşmanlaştırılması”, Küba ve İsrail’in kuruluşu, NATO ve Avrupa Birliği’nin teşkili, Kore, Vietnam, Afganistan ve daha sayamadığımız kadar çok olay ve savaş... Bunların hepsi, şüphesiz Amerikan hegemonyasının birer ürünü yahut bu hegemonyaya karşı verilen tepkiler bütünüydü. Bugün “özgürlük” kavramının ne kadar “özgür” olduğuna hâlâ şüpheyle bakıyoruz; zirâ bu hegemonya sadece jeopolitiğimizi etkilemiyor, bakış ve tavrımızı da etkiliyor. Bugün Türkiye’de yaşayan hangi fert bir “Rocky” ile sevinmediğini, “Rambo” ile heyecanlanmadığını yahut nice Amerikan çizgifilmi ile yetişmediğini iddia edebilir? Hegemonya dediğimiz husus tam da burada, o ince perdenin arkasında anlam kazanıyor. Biz, düşünce üretmiyoruz, hazır verileni işliyoruz.

Kelimeleri önceden verilen bir cümle ne kadar özgün ise hayata dair bakışımız da bugün o kadar “millî”dir. Bizler, millî doktrinlerimizi ithal etme ihtiyacına haiz olmamamıza rağmen bunları, bu tür “hayatın içinden” parçalarla kurduk, kuruyoruz. Hamburger, pizza ve birçok farklı kültürel öğeyi kendi potamızda eriterek ortaya işçiliğimizi sunuyoruz. Yozlaşıyor, yozlaştırılıyoruz... Şüphesiz bu, herkesin farkında olduğu bir gerçektir...

Şunun altının çizilmesinde fayda görüyorum: Var olan bir şeyin “yok” sayılması, düpedüz körlüktür. Bizler, var olan bu ürünleri kullanmakta bittabi özgür ve hak sahibiyiz. Buna karşın ortadaki sorun, bunların bizden olan şeylere üstün gelmesinde, üstün görülmesinde yatıyor. Bugünün milliyetçileri ile dünün milliyetçileri arasında net bir kronolojik boşluk var. Bu boşluk bir günün değil, bir sürecin hatırası... Devletçilik ile yetişmiş kuşağın serbest ekonomi ve internetin içine doğmuş kuşağa etki edememesi, bu boşluğun temel zemini. Burada, (daha amiyâne tabirle) “kardaş”tan “kanka”ya geçişi görüyoruz. Eldeki bu yeni ürün, yeni kuşak, milliyetçi anlamda bir zemine yerleştirilemiyor, bu zemine uyum da sağlayamıyor. O, kendisine ait olmayan şıklarla tercih hakkını kullandığını zannediyor. Bir eline eskiyi, diğerine ise yeniyi alan herkes şüphesiz “yeni”yi seçer, bu onlara atfedilebilecek bir günah değildir ki buradaki günah, eskinin “eskitilmesi”nde yatmaktadır... Bugün milliyetçiler olarak öznel duygulardan arınarak nerede, niçin, nasıl “eskidiğimiz”in artık özeleştirisini yapmak zorundayız. Elbette “yeni”nin önü alınamaz; lâkin vaatlerinin alınabilir ki bu, “yeni”yi sadece “güncel” yapar, alternatif değil...

Bu uzun girizgâh eminim ki zihinlerde konunun ne olduğu üzerine ciddi şüpheler uyandırdı. Buna karşın işin aslı, çıkarımların baştan verilmesini özellikle bu tip “güncel” olaylarda daha sağlıklı buluyorum. Yaşadığımız bölge uzun yıllardır Emperyalizm’in hedef alanı içerisinde bulunuyor. Bu gâyeye direnen son büyük güç, yani Osmanlı İmparatorluğu, Kutü’l-Amare ile birlikte dünden bugüne vurulan son büyük darbeyi düşmanın kalbine saplamıştır. O büyük zaferden sonra, Orta Doğu’da herhangi bir zafere hangi devlet ulaşabilmiştir? Bizler Emperyalizm’in uydu zihniyeti olan Siyonizm ile Çanakkale’de çarpışırken, hâmileriyle birçok cephede cihânı karşımıza alırken zannediyorum ki bu türden bir direnişe ne yazık ki bir asır boyunca Orta Doğu’nun erebildiğini kimse iddia edemez. Bizler, bu hâmiliğin ilk büyük düşmanıyız. Çanakkale’deki İngiliz-Siyonist taburu ile çarpışıp bozguna uğratmak, bilhassa bu günlerin kutlu birer hatırasıdır. Buna karşın tarih, ne yazık ki talihi Anadolu’ya bahşederken Orta Doğu’dan da bir o kadar sakınmıştır. Bugün bir asır boyunca ilmek ilmek işlenen “İsrail”i anlatmak için sayfalar yetmez, ama zannederim ki bu cümle yeterli olacaktır...

Uluslar kendi kaderlerini gerçekten tayin ederler. Bu, ilahî bir hak olarak verilmiş lütuftur. Arap coğrafyası, Osmanlı İmparatorluğu’na karşı aldığı kararla İsrail’e giden süreçteki kaderini mühürlemiştir. Dünün gerçekleri, “güncel” olmasa dahi “gerçek” kalmaya ne yazık ki bugün de devam ediyor. Özellikle Arap coğrafyasında var olan tavırların geneline bakıldığında dünden bir ders alınmadığı, dünün “dün”de bırakıldığı apaçık gözler önüne seriliyor. Bence buradaki soru şu olmalı: Nasıl?

Milletler Theodore Roosevelt’in sınıflandırmasıyla gerçekten “yöneten” ve “yönetilen” olarak ayrılabilir; buna karşın onun kastettiği usülle “doğuştan” gelen bir fıtrat, fazlasıyla nadirdir. Ele geçirilmiş bir bölgenin yönetimi, o bölgedeki sistemin devşirilmesiyle mümkündür. Hiçbir kavim yoktur ki ele geçirdiği bölgenin idarî yapısında kendisine ait reformlara gitmesin. Bu, insanı değiştirmenin “dünce”siydi... Bugüne gelindiğinde artık “ele geçirmek”, romantik savaş masallarının birer yansıması olarak kalıyor. İnternetin olduğu bir çağda hiçbir devlet, bir yeri “silahla” ele geçirmeye zaten ihtiyaç duymuyor. Eski metot tümüyle terk edildi! Artık önce devşiriliyor, sonra “idare” ediliyor. Ele geçirmek, artık fazla lüks, hatta israf...

Velhasıl bugün Orta Doğu, aslında bir asırdır devşirilmesinin meyvesini vermesi için sulanmaktaydı. Önce insanı, sonra inancı, en son da sistemi halihazırda devşirilmişti. Bundandır ki Trump Hükümeti’nin iktidara gelir gelmez ilk hamlesi, buradaki “israf”ı engellemek oldu. Bütün askerler çekildi, yerleşik ve kalıcı üsler tahsis edildi. Hedef temelde basitti: Devşirilmiş bir bölgenin idaresi için harcamayı kısmak, ağacı sulamak yerine meyvelerini toplamaya bakmak... Kâr gütmek...

Bundandır ki bölgesel “Sömürge Valilikleri” kurmaya da pek niyetliydi. Orta Doğu’da kendisi için çarpışacak güçler bulmak zorunda değildi. Sanıyordu ki Orta Doğu zaten onundu, bundan dolayı da herhangi bir net isimlendirmeye artık gerek yoktu. Thomas Barrack’ı hatırlayın. Göreve geldikten sonra bölgedeki bütün aktörleri teker teker revize etmedi mi? Sıkı diplomatik görüşmeler, silahsızlandırma uğraşları, hatta Ortadoğu Özel Temsilciliği... O, Lübnan’da “Hayvan gibi davranmayın!” diye üstten konuşurken aslında bir zihniyeti bize sundu, ast-üst ilişkisinin artık sahte hoşgörüyle maskelenmesinin nedensizliğini vurguladı. Vali şüphesiz o değildi, ama “kurum”un geçici en üst yetkilisiydi. İşte İran, bu “kurum”un kurulabilmesi için tam da bu noktada ilk aslî düşmandı. Bölgesel gücü vardı, toplumsal biçimde devşirilmemişti ve ABD’ye karşı açık bir karşıtlık güdüyordu. Bu sahne, aslında İsrail’in yükselişi için kurulan bir “kahramanlık” gösterisiydi.

Bütün bunlara Molla Rejimi’ne kendi halkının sırt çevirmesi eşlik etti. Halihazırda ekonomik buhrandan muzdarip, sanayisi silah odaklı bir rejimin kan kaybetmesi elbette daha yıkıcı olur. Zaten önceki deneme, istihbarat noktasında önemli açıkları olduğunu da ortaya koymuştu. İstihbarat açığı, aslında sivil itaatsizliğin ilerleyerek nüksetmesinden cereyan eder. İtaatsiz siviller zaman içerisinde önce devlete sonra da topluma yabancılaşır, bu da onları kullanışlı kılar. İran’da olan tam olarak buydu. Sivil itaatsizlik kendisini açık düşmanlık olarak gösteriyordu. Protestolar, Molla Rejimi’nin halkı nazarında artık karşılığı kalmadığını gösterdi. Öyle ki Rejim bile çaresiz kaldı, sert bir biçimde bastırmaya yeltendi ama daha da tepkiyle karşılandı. Kısacası kâğıt üzerinde bütün sistem oturmuş, bütün koşullar sağlanmıştı. İran düşmeye hazırdı, bittabi İsrail de yükselmeye...

Buna karşın dikkatli bakılırsa kritik bir hata görünür olur: Amerika artık “yeni” değildi, “güncel”di. Takvimleri geri alalım, Gazze’de yaşananlar büyük bir insanlık dramı değil midir? Batı, kendi halkının tepkilerine rağmen “tepkisizlik”te ısrarcı olarak tam da burada güven kaybetti. Hümanizm, akılcılık ve “geçmişimizle yüzleştik” iddiası burada kendisini yeni bir tabloya bıraktı: Geçmişiyle yüzleşememiş, ajanda merkezlî ve gayrı insânî bir hegemonya.

Erken Modern Avrupa’nın olmaya çalıştığı şey artık “Modern” Avrupa’da birer yalandan ibaretti. Peki buna nasıl bir önlem alındı? Rejim’le aynı mantıkla protestocular tutuklandı, gazeteciler dışlandı, medya susturuldu. İşte bu, Batı’nın aslında Rejim’le eşit olduğunu gösteriyordu. Tıpatıp aynı noktada, aynı sıkıntıda, aynı şekilde karşılığı olmayan iki kutup... Buna karşın Batı, Siyonist heyulanın tesiriyle bunu görmedi, aksine Oryantalist gözlükleriyle olayları benmerkezli okudu. Bugün özellikle tarih, bir revizyonist rüzgârın etkisinde... Dünün doğrularıyla yarının inşa edilemeyeceğini artık dünya anlamış durumda, geçmişin kötüleri yavaş yavaş kahramanlar olarak sivriliyor, zemin buluyor. Bu rüzgâr, şüphesiz Epstein Dosyaları’nın getirdiği öfke ile katlanarak daha da pekişti, önü alınamaz bir noktaya evrildi. Artık insanlar medyaya güvenmiyor, liderlere inanmıyor, “kusursuz”a aldanmıyor. Bu, Carlyle’ın bile hayal edemeyeceği bir ikonoklazm; zirâ yaşıyor, nefes alıyor.

Bugün Siyonist zincirler artık bağlayıcı değil, artık ne Hollywood ne de tüketim zinciri tekel... Hayır! Bireyselleştirerek toplumdan koparılmaya çalışılan insan, artık üretimin merkezinde yer alıyor. Büyük kuruluşların milyonlarca dolar ile fonladığı filmler, gönüllü birkaç kişinin dakika hatta saniye süren videolarıyla kolayca çürütülebiliyor. Kısacası hegemonya, “kurum”, yahut adına her ne derseniz o Emperyal rüzgâr artık bir işe yaramıyor. Bireyler, kendi toplumlarını inşa ediyor ve bunun önüne geçilemiyor. Hamaney’in ölümü, sadece birkaç saat içerisinde bütün interneti sallayabiliyor, rüzgârı arkasına almasına yardımcı olabiliyor. Geçmişin formülüyle oluşturulmaya çalışılan “kötü”, bir “kahraman”a, simgeye dönüşüyor. Uluslar, kendi kaderlerinin tayininde dışardan müdahale istemiyor. Buna tepki gösteriyor, var olanın etrafında kenetleniyor.

Burada şüphesiz büyük bir çöküş var. Emperyalizm’in ve Siyonizm’in çöküşü, yavaş yavaş ama tatmin edici bir şekilde gerçekleşiyor. O eski “divide et impera”, artık silah zoruyla sağlanamıyor ki bugüne değin meyvesi hep bu şekilde yenmişti. Bakınız, bir Emperyal güç Kutü’l-Amare’den bu yana ilk kez bölgeden çekilmiyor mu?

Tarihçilere geçmişi okumak biçilmiş, “Delphoi” gibi de kehanette bulunması beklenmiştir. Bundandır ki birkaç küçük kehanetin cüretkâr olmayacağı kanaatindeyim. Kapitalizm’in üretebileceği bir çözüm kalmadı, hâliyle Emperyalizm’in de... Bu hikâyenin sonu, Amerika’daki “yeni” sömürge anlayışını artık rafa kaldıracak ve bir hükümetin sonunu hazırlayacaktır. Cumhuriyetçi kanat için oyun çoktan bitti, şimdi sıra Demokrat kanatta. Onların uygulayacağı sistemi hasbelkader biliyoruz; buna karşın bölgeye tekrar asker sokmaya çalışmanın çok daha büyük ekonomik kayıplara yol açacağını da görüyoruz. Şayet İran bir anda yok olmazsa, bu hikâyede artık bir Amerika yok; zirâ İkiz Kuleler’le inşa edilen İslamafobi yerini Anti-Semitizm’e bıraktı.

Kartlar açıldı, eller görüldü. Şimdi sıra Türk milletinde, “yeni”lenme vaktinde!

OYUN BİTMEDİ, SIRA BİZE GEÇTİ!

Detaylı Bilgi İçin Bizi Arayın