Ateşkes tam 12 saat önce yapıldı. Evet, Amerika’nın İsrail güdümüyle başlattığı savaş yine Amerika’nın temaslarıyla en azından iki hafta için durduruldu. Bu, ibret alacaklar için pek çok şey anlatır... Buna karşın görüyoruz ki “ibretlik” hâllerini hâlâ daha örtbas etmeye yahut gizlemeye çalışanların sayısı çok daha fazla...
Savaş ilk başladığında televizyonlar ve ana akım medya şirketleri “Amerikan Zaferi”ni bütün güçleriyle duyurmanın yarışı ve heyecanı içerisindeydi. Bu kulaklar “savaş zaten bitti”yi de duydu “İran’ın verebileceği maksimum zarar bir Hollywood film bütçesi”ni de... Biz bunları dinlerken o gün de güldük, bugün de “Bu savaş piyasa manipülasyonu için bir tiyatroydu”culara aynı şekilde gülüyoruz! Değerli okuyucularımız, görmüyor musunuz? Ana akım medya ve televizyonlar, bunlar sizi isteyerek yahut istemeyerek kandırıyor! Evet, bunu ya bilinçli ya da bilinçsiz bir biçimde utanmadan yahut çekinmeden yapıyorlar; zirâ çıkardıkları “İran Uzmanları” ya hiçbir şey bilmiyor ya da biliyor ama tarafgirliği bunları söylemesine müsaade etmiyor!
İbret, savaşın ilk günü “Artık bölgede bir Amerika yok, Emperyalizm kaybetti” dediğinde ana akıma yakın pek çok medya grubu onunla dalga geçmiş, aksi yöndeki fikirlerini ise umursamadan, lağubali bir tavır ile söylemekten geri kalmamışlardı. Bu kulaklar “İyi ki Trump geldi de şu da gitti bu da gitti” diyecek kadar kör ve cahil kimseleri de işitti, “Amerika bizim müttefikimizdir, beğenmiyorsanız gidin” diyenleri de... Peki sonra ne oldu?
Önce İspanya, sonra İtalya, sonra Britanya ve daha pek çok NATO ülkesi Trump’a destek vermeyeceğini beyan etti. Bu pek “Avrupalı” uzman yorumcularımız bunu bekliyor muydu? Hayır! Bunun anlamını kavrayabildiler mi? İroniktir ki yine hayır!
Daha da tarafgirân oldular, daha da, daha da... Türkiye’nin bir NATO ülkesi olmasına rağmen cesaret gösterip İran’daki okul katliamını kınadığı vakit bu kimseler çıkıp “İran’ın kendisinin vurmadığı ne malum?” demediler mi? Şüphesiz onlar öyle ya da böyle haklı çıkacaklarını ve sahipleri tarafından “koşulsuz itaatleri” için ödüllendirileceklerini düşünüyordu... Peki sonuç ne oldu? İran’ın şartlarının büyük çoğunluğu kabul edilerek yapılan bir ateşkes ve geri kalanının müzakere ile kabulü için bir vaat...
Biz “Batı ve Emperyalizm çöktü” derken tam olarak bunu görüyor ve biliyorduk! Bunu söylüyor, bundan çekinmiyorduk! Peki onlar ne yaptılar? Bazıları şimdi savaştan Türkiye’nin karlı çıktığını papağan gibi tekrarlamaya başladı, tıpkı bizim ilk gün söylediğimiz gibi... Bazıları ise bir adım daha ileri giderek daha önce zikrettiğimiz “tiyatro”nun iddiacısı oldu... Anlayamıyor ve göremiyorlar; zirâ Amerika’nın çöküşünü kabullenemiyorlar!
Peki bu çöküşün altında yatan etkenler ne idi? Neden zirveden dibe böyle bir çöküşe şahit olduk?
Aslında her şey Amerika’nın sahiplendiği “materyalist” anlayış ile başladı. XX. yüzyılın başına gidin, orada bir Amerika göremeyeceksiniz ama iki büyük kutup göreceksiniz: Alman, Avusturya-Macaristan ve Osmanlı İmparatorlukları ile İngiltere-Fransa gibi yeni dünyanın “demokrat” güçleri...
Eski düzen, insanları bir amaca bağlamayı, onlara “Tanrı” adına buyurmayı istiyordu. Bismarck, Matternich yahut Mustafa Reşit Paşa... Her biri de sistemi korumayı, Fransa’dan esen rüzgârı kesebilmeyi arzuluyordu. Kimisi bunu askerî düzeyde denedi kimisi ise siyasî düzeyde... Buna karşın hedef aynıydı, istek ve görü aynıydı ki Cihan Harbi’ne giden süreçteki iş birliği bu sebeple “anlık” bir vaka değildi. Burada amaçların değil, anlayışların ittifakından bahsediyoruz...
Fransa ve İngiltere ise yeni bir sistemi kuruyor, örüyor ve pazarlıyordu. Demokrat bir düzen ama bir o kadar da Emperyalist... Evet, aslında demokrasi bir çeşit paravandı. Arap Devletleri’nin bayraklarını da Afrika’daki sınırları da onlar çizmişti, hem de medenî kravat ve papyonlarıyla birlikte!
Amerika bu hikâyeye sonradan dahil olmuştu, buna karşın erişilemez bir coğrafyanın getirisi olan tutarlı ekonomiyle oyuna girecekti. İngilizler ve Fransızlar geniş yayılım alanlarındaki pazar alanına sahip olsalar da buradaki en küçük bir başkaldırıdan bile kriz dalgalarıyla etkileniyorlardı. Amerika’ya bir bakın, İngiliz ve Fransız kuvvetlerinin yayılım alanına sahip olmadığı, o Pazar ve hammadde alanına tutunmadığı hâlde nasıl oluyordu da daha istikrarlı olabiliyordu? İşin aslı biraz haritaların üstünde, onları çizen ellerde yatıyor...
Saydığımız bütün devletler aslında bir çeşit mücadele alanının içerisinde konumlanmıştı. Süreklilik arz eden savaşlar, toprak kazanımları yahut kayıpları askeriyyenin değerini gün geçtikçe arttırdı. Sonunda ise askeriyyeyi merkez konuma aldı. Amerika’nın böyle bir derdi hiçbir zaman olmadı. O, Meksikalı çetecilerle yahut bölgedeki karşıt güçlerle, hatta yer yer kendisiyle mücadele etti. Bu, tahmin edebileceğiniz gibi sivil ekonominin güçlenmesi, en azından güçlenecek bir ortam bulması demektir. Bu liberal anlayışı görece tatbik etmeye çalışan Fransa’nın II. Dünya Savaşı’nda nasıl cezalandırıldığını hatırlayın! Mobilizasyondan ziyade sivil ekonomiye yüklenmiş ve bu, onun Almanya tarafından işgali ile sonuçlanmıştı. O savaş hakkında okuduğum birkaç eseri anımsıyorum... Paris’te moda, vals ve swing ile eğlenen insanları, Maginot’ta ise Almanları karşılamayı umut eden Fransızların açmaları yasak 12’lik mermi kutuları ile soğuktan hastalanışlarını hatırlıyorum... Evet, eğer potansiyel rakiplerinizle sınırdaşsanız, Amerika’daki hiçbir sistemi tatbik edemezsiniz, yoksa cezalandırılırsınız!
Hani diyorlar ya: “Amerika nasıl bu kadar güçlendi? İki savaşa da sonradan girip nasıl domine etti?”... Bunlar göremeyen gözler için ilgi çekicidir ama gerçek aslında bütün bu hikâyede yatıyor. Fransa darmadağın olmuştu, Sovyetler, Almanya, İngiltere, İtalya ve hemen hemen bütün Asya... Amerika sivil ekonomisi gelişkin olan, işleyen ve pazarlanabilen bir sanayiye sahip tek devletti. Şimdi zannediyorum ki neden “Marshall Yardımı”nın dağıtıldığı daha anlaşılabilir olmuştur...
Amerika’yı “Süper Güç” yapan şey tam olarak buydu, jeopolitik! Peki sonrasında ne oldu? Fordizm ile önce “Amerikan Rüyası” ortaya çıktı. Satın al, borçlan, satın al! Ödemek ikinci plandaydı; zirâ mal varsa, üretim varsa alıcı her daim vardır... Amerikan halkı ve dünya borçlandı, borçlandı, borçlandı. Sonrasında Amerika’nın yayılımı agresifleşti. Kore, Vietnam, Afganistan, bunlar aslında dünyayı borçlandırmış bir devlet için sıkıntı olmamalıydı; zirâ kendisine karşı koyabilecek bütün devletler zaten onun alacaklısıydı! Amerika’yı “Amerika” yapan işte buydu.
Peki ne oldu da bu sistem çöktü?
Sisteme iyi bakın, ne görüyorsunuz? Cevap aslında çok da uzakta değil, materyalizm! Evet, Amerika aslında Sovyetlerin çöküşünü iyi okuyamadı. Hatırlayın, Sovyetler de katı birer materyalist değil miydi? Halkın elinden halkı “halk” yapan her şeyi alırsanız sonuç ne söylediğinize yahut ne istediğinize bakmaz... Halk, şüphesiz “ruhanî” bir yanı da olan, yaşayan ve evrimleşen bir organizmadır. Denge hayatın her noktasında temel kuraldır ve materyal dünya ile ruhanî dünyası arasında yaşanacak herhangi bir instabil durum, direkt olarak organizmayı etkileyecektir. Eğer aşırı ruhanî olursanız bir materyalist tarafından yutulursunuz, aşırı materyalist olursanız da bir ruhanî tarafından...
Amerika, halkından her türlü “bağ”ı aldı. Onları yönetebilmek, sistemi sürdürebilmek ve pazarlayabilmek için maddî bir cennet yarattı. Pornografi, lüks tüketim, aşırı seküler yaşam ve bireyselleşme toplumlarına kendi elleriyle pompalandı. İşte bu, “yabancılaşma” dediğimiz o canavarı Amerikan halkının rahmine yerleştirdi. Halk devlete, dine, siyasete, topluma ve kendine yabancılaştı. Yarını önemsemeyen bireyler kurma yolunda başarı sağlandı ama bu bireyler Amerika’nın yarınını da umursamıyordu. İronik bölüme gelelim:
Zannediyor musunuz ki Avrupa, şerefli bir seçim yaptı? Hayır! Amerika’yı taklit, Amerika ile aynı sonuçları doğurdu. Avrupa’daki öğrenci hareketlerinin tarihine bakın, yükselişleriyle uyuşturucu tüketiminin yasal zeminde kabulü hemen hemen paraleldir. Halkı yönetebilmek için onun hastalanmasına, hatta komaya girmesine izin verdiler. Bugün o Büyük Britanya’daki ordu, çoğunlukla obezite ile mücadele ediyor! Avrupa’da intihar oranları ile depresyon revaçta, ilaç kullanımı ve uyuşturucu ise yeni normal... Amerika’nın aynalarıdır işte bunlar.
Bir savaş var ama savaştırılabilecek bir “halk” yok velhasıl... İşte o çöküş tam olarak bundan kaynaklanıyor. Herkesin şaşırdığı, anlamlandıramadığı o çöküş bunun bir sonucu... Zikrettiğimiz gibi nâm-ı diğer “Uzmanlar”ımız “Hollywood bütçesi...” gibi aşırı yaratıcı yorumlar yapıyorlar ya, bu kadar bireysel bir toplumda Hollywood’un devlete ödemeyi taahhüt ettiği vergiden bir kuruş fazlayı verebileceğine yahut vermek isteyeceğine ihtimal veriyorlar mı? Türkiye’de jeep alırsanız bu, aynı zamanda ordunun envanterine kaydolur; zirâ savaş zamanı bu araç, artık kişisel değil toplumsaldır... Hadi bunu Amerika’da da tatbik etmeye çalışın! Halk silahlanıp hangi senatoyu ya da meclisi, kaçıncı “amendment”ı sebep göstererek basıyor beraber izleyelim! Aşırı bireyselleştirilmiş ve kutuplaştırılmış milletler, bölünmeye mecburdur. Amerika’da da olan şey tam olarak bu: Orduya dahi söz geçiremeyen bir başkan, halkın %50’lik kesimine derdini ve zamları anlatamayan bir hükümet...
İddia ediyoruz:
Dünün “yeni”si bugünün “eski”sidir! Artık Emperyalistlerin de Kapitalizm’in de Batı’nın da pazarladığı rüya bitti. Gerçekler, komadaki bir adam için acı olsa da gerçektir. Dünün “hasta adam”ı bizdik, bugünün “komadaki adam”ı ise Batı ve Emperyalistlerdir!
Bizler, asil ve fedakâr Türk milletinin fertleri, bu zaferin yayılmacı Doğu’ya entegre edilmesine izin vermemeliyiz. Dün dediğimiz gibi tekrar ediyoruz: Hamle sırası bizde!
NATO’nun bize karşı aşırı samimi tavırlarının altında saydığımız çaresizlikler silsilesi yatıyor. Batı’nın “Emperyalizm” furyasının yerini Çin’in yahut Rusya’nın yayılmacılığı almadan var olmalı, varlık göstermeliyiz. Soracaksınız: “Bu varlık nasıl olacak? Savaşa mı gireceğiz?”
Hayır! Her şeyin başında üreteceğiz. Bunu sadece sanayi olarak algılamayın, asıl fikir üreteceğiz! Toplumsal varlığımızın içine serpiştirilen “materyalizm” hastalığına karşı ideal olana, idealizme sarılacağız. Milletimiz için millî olanı üretecek ve pazarlayacağız. Amerika’nın rüyası mademki bitti, Türk’ün rüyasını gerçekleştirmekten neden geri kalıyoruz? Mecmuamızda yayınladığımız “Ruşeni’nin Rüyası” isimli o Türkçü ütopya, bugün çok daha yakın! Sadece görmek zorundayız, inanmak zorundayız ve arzu etmek zorundayız...
Kapitalistlerin, Emperyalistlerin ve Siyonistlerin ürettiği, pazarladığı, yaydığı o materyal illete karşı üretin, üretin, üretin!
Diogenes’in de dediği gibi:
“Midesine, cinsel organına ve uykuya düşkün olanlar üç kat köledir."
Onların size pazarladığı şey özgürlük, refah yahut ideal değil, kölelik! Uyanın, hâlâ bir şans varken...