İbret Tarih Bürosu olarak gelecekte kapsamlı bir raporunu hazırlamayı planladığımız “Ermeni Soykırımı Yalanı”nın kısa bir ön-çalışmasını bildiri olarak dikkatinize sunuyoruz. Bahsi geçen bildiride şu ana değin ortaya çıkan tablonun size öngösterimini yapmayı, bu tablo üzerinden ise durum tahlilimizi en hızlı şekilde sizlere arz etmeyi hedefliyoruz.
Büromuz, Türk’e karşı kullanılan ve tarih bilimini içerisine alan her türlü dış tehdite karşı fikriyle, zikriyle, kalemiyle mücadele vermeye devam edecektir. İnanıyoruz ki bildirimize de konu olan “yalan” gibi daha birçoğu gerçeğin karşısında ifşa olacak, bugün olmasa dahi yarın eninde sonunda kaybedecektir.
1: Soykırım İddiasının Ortaya Atılışı ve Raphael Lemkin
1915–1916 yıllarında Osmanlı İmparatorluğu’nun Ermeni tebaasına yönelik tehcir uygulaması, çağdaş uluslararası literatürde büyük ölçüde “Ermeni Soykırımı” başlığı altında tartışılmaktadır. Bununla birlikte kavramın kendisi olaylarla eşzamanlı değildir; zirâ “soykırım” terimi ancak 1944’te Polonya Asıllı Aşkenaz Hukukçu Raphael Lemkin tarafından ortaya atılmış, Lemkin de bu kavramsallaştırmaya giden zihinsel ve hukukî güzergâhta Osmanlı Ermenilerinin sözde “imhası”nı belirleyici örneklerden biri olarak düşünmüştür. Bir başka deyişle “Ermeni Soykırımı”nın belirli bir kalıp içerisinde ele alınışı, ancak II. Dünya Savaşı’nın akabindeki yargılamalarla bugünkü şeklini almıştır. Bu nedenle soykırım iddiasının oluşumu, nötr ve kendiliğinden ortaya çıkan bir olgunun fark edilmesinden çok, çeşitli tarihsel vakaların siyasal, ahlakî ve hukukî düzlemlerde yeniden anlamlandırılması süreci olarak değerlendirilmelidir. Bundandır ki Lemkin, tarafsız bir gözlemci olarak değil, belirli normatif hedefler doğrultusunda yeni bir suç kategorisi inşa etmeye çalışan bir siyasî olarak ele alınmalıdır.
Lemkin’in fikir dünyasındaki “Ermeni Tehciri”, aslında Doğu Avrupa’daki pogromlar ve Nazi “imha” politikaları gibi birbirinden farklı tarihsel olayların ortak zemininde yer almaktadır. Buna karşın bu genelleme metodunun kronolojisi irdelendiğinde sorunun tam olarak burada yer aldığı görülecektir. Birbirinden farklı bağlamlar, devlet yapıları, savaş koşulları ve biçimleri tek bir “grup yok etme” anlatısı altında toplandığında her bir olayın tarihsel özgüllüğü ikinci plana itilmiştir. Lemkin’in yaklaşımı, bu olayları kendi özgün bağlamları içerisinde ayrıntılı biçimde çözümlemekten çok, onları tek bir ahlakî kategori altında birleştiren ortak paydayı kurmaya yönelmiştir. Bu tavır siyasî bakımdan etkileyici olabilir; lâkin gerçeklerin yorumlanması açısından indirgemecidir. Bundandır ki Lemkin’in kavram ve sınıflandırmasının kapsamı genişledikçe açıklayıcılığının artmadığı, aksine belirsizleştiği başka tarihçiler tarafından da ileri sürülmüştür.
Başka bir ifadeyle, Lemkin’in öncelikli hedefi mevcut hukukî gerçekliği tanımlamak değil, henüz mevcut olmayan yeni bir hukukî alan yaratmaktır. Bu durum, onun kullandığı kavramsal dili betimleyici olmaktan çok programatik hâle getirmiştir. Dolayısıyla “soykırım iddiasının ilk oluşumu”, nesnel bir keşif anı olarak değil, normatif ve siyasî bir önerinin zamanla meşruiyet kazanmasıdır.
2: İddianın Gelişimi
Ermeni tarafının tarih yazımındaki Siyonist-Emperyalist dayanışma, tek bir anda doğmuş yahut tek bir isim tarafından kurulmuş bir ilişki olarak değil, birbirini izleyen birkaç tarihsel evre içinde gelişmiş bir süreçtir. Bu sebeple iddianın gelişimi üzerindeki ajanda, iddiadan bağımsız okunamaz yahut yorumlanamaz. Bu çerçevede 1915–1916 yılları dış tanıklık ve diplomatik kayıt şeklinde iddia edilen “soykırım”ın ilk yayılımını başlatmış, 1930’larda edebî dolaşıma, 1940’larda hukuki kavramsallaştırmaya, 20. yüzyılın son çeyreğinde ise karşılaştırmalı hafıza ve görsel tanıklığa eklemlenmiştir. Bu nedenle Ermeni soykırımı iddiasının gelişimi, yalnızca Ermeni öz-anlatısının iç mantığıyla değil, Yahudi kökenli diplomat, yazar, hukukçu ve hafıza kurucularının sağladığı dış meşruiyet ve dolaşım kanallarıyla birlikte okunmalıdır.
Bu kronolojide ilk belirleyici eşik Henry Morgenthau Sr. olmuştur. Morgenthau, 1913’ten 1916’ya kadar Osmanlı İmparatorluğu nezdinde ABD büyükelçisi olarak görev yapmış Yahudi asıllı bir siyasetçidir. Onun söylemleri, özellikle İttihat ve Terakki Fırkası’na odaklanan bir şekilde kendini göstermiş ve hem dış basın hem de diplomatik yazışmaların içerisine bahsi geçen iddialarla beraber derc edilerek “tarihsel kayıt” yaratılmaya çalışılmıştır. Buna karşın modern tarihçilerin de değindiği üzere kendisi bahsi geçen “imha sahaları”nı doğrudan gözlemleyen bir “saha tanığı” olmaktan çok, İstanbul merkezli bir diplomattır. Ayrıca 1918’de yayımlanan Ambassador Morgenthau’s Story adlı eserinin de kelimesi kelimesine okunacak “şeffaf bir tanıklık” sayılamayacağı da önemle bildirilmelidir. Nitekim Freie Universität Berlin ile Bayerische Staatsbibliothek’in başlattığı (günümüzde birçok farklı akademik kurumu da içerisinde barındıran) çevrimiçi ansiklopedi projesi “1914-1918 Online”daki ansiklopedi maddesinde dahi bu kitabın doğruluğunun özellikle Talat ve Enver Paşa ile yapılan konuşmalar bakımından sorgulandığı; yine Heath Lowry’nin 1990 tarihli akademik çalışmasıyla Morgenthau’nun günlüklerinin bahsi geçen eserle karşılaştırıldığında tutarlı olmadığının saptandığı önemle vurgulanmalıdır. Kısacası bahsi geçen iddianın dayandığı temel zemin, zaten başlı başına taraflı ve tartışmalıdır.
Morgenthau’nun siyasî manevralarının kamuoyu nezdinde hem dağıtımı hem de propagandası dönemin “New York Times” gazetesinin sahibi Alman Asıllı Yahudi Göçmen Adolph Ochs tarafından üstlenilmiştir. Nitekim dönem kaynakları ve modern araştırmalar, Morgenthau’nun New York Times çevresiyle kurduğu ilişki sayesinde Ermenilere yönelik iddia edilen “kitlesel şiddet”in Amerikan basınında geniş yer bulduğunu göstermektedir. Böylece iddia, yalnızca diplomatik raporlar düzeyinde kalmamış, kamuoyu baskısı ve basın dolaşımı içinde de kurumsallaşmaya başlamıştır. Aynı çizgi, 1915’te Morgenthau’nun “yardım” çağrısının ardından kurulan Committee on Armenian Atrocities/Near East Relief ile aktivist bir tavır da kazanmıştır. Buna karşın ortadaki temel sıkıntı, bahsedildiği üzere durumun ve iddiaların siyasal zeminidir. Siyasal bir ajanda ve amaç doğrultusunda oluşturulan bu propaganda, gerçekle eşdeğer olmadığı gibi pek çok açıdan da tutarsızdır. New York Times’ın “gerçek” ve “objektif” haber mantığına bakıldığında da bu görülecektir:
Örneğin 18 Şubat 1913 tarihli “Enver Bey Slain; Capital on Fire” makalesinde Enver Bey’in kendi askerleri tarafından öldürüldüğü, İstanbul’un ise ateşler içinde yandığı kayda geçmiştir. Yine 14 Kasım 1914 tarihli başka bir haberde halihazırda ölmüş olması gereken Enver Paşa’nın evinde bomba patladığı, beş Alman subayının öldüğü ve bombanın patladığı yerin yakınlarında bulunan bir mektupta “Türkiye’yi Almanya’ya satan adam” yazdığı iddia edilmiştir. Yine 29 Şubat 1916’daki bir makalede İngiliz kuvvetlerinin başarılı bir taarruz ile Enver Paşa’nın kardeşi Nuri Bey’in öldürüldüğü kaydedilmiştir.
Bahsi geçen haberlerin tamamının yalan olduğu zaten ortadadır ki örnekler çok daha fazla şekilde de detaylandırılabilir. Bu haberlerin en önemli tarafı bittabi inanılmaz “gerçekçi” detaylara, isimlere ve olay örgülerine yer veriyor olmasıdır. Haberler yalan olsa dahi bu taraflarıyla şüphesiz dönem okuyucusunun kafasında soru işaretleri uyandırmış, gerçek olmasa dahi gerçek sanılmıştır. Bu durum, New York Times’ın o dönemdeki siyasî ajandasının ve aktarım biçiminin önemli birer örneğidir.
Bahsi geçen iddianın hukuken kurumsallaşmasının hemen öncesinde son olarak Avusturya Yahudisi Franz Werfel tarafından 1933’teki edebî dağıtımı önemli bir yere sahiptir. Werfel’in Musa Dağ’da Kırk Gün adlı romanı ile olayın edebî ve “dramatik” yönünü önplana çıkarmış, “United States Holocaust Memorial Museum”da günümüzde dahi sergilenecek şekilde uluslararası dağıtımını yaptırmıştır.
Sonuç
Yapılan çalışma sonucunda görülmektedir ki “Ermeni Soykırımı”, Ermeniler tarafından değil, bizatihi Emperyalist-Siyonist ajanda tarafından oluşturularak Ermenilere teslim edilmiştir. Bahsi geçen iddianın içerisinde Ermeniler, sadece vitrin mankenidir. Asıl odak onlardan ziyade siyasal bir zeminin oluşturulabilmesi ve politik hedefler için kurulacak söylemin yaratılmasıdır. Bildirimizde özellikle değindiğimiz üzere bu zemin ve söylem, temelde II. Dünya Savaşı sonrasında kurulan “Yeni Düzen”in işleyebilmesi ve köklenebilmesi için oluşturulmuştur. Görülmektedir ki Emperyalist anlayış, Cihan Harbi’nde silahlar ve süngüler ile akıttığı, sürdüğü ve hükmetmek istediği aziz Türk milletini ortağı olmadığı II. Dünya Savaşı sonrasında da rahat bırakmamış, “hükümlü” konumuna sokmaya çalışmıştır. Nasıl modern terörizmin kaynağı (PKK, FETÖ vb) aynı Emperyal damar ise şüphesiz “Ermeni Soykırımı” yalanının da kaynağı aynı damar, aynı nefes, aynı hedeftir. Büromuz, çalışmaları sırasında özellikle “var olmayan bir şey”in nasıl var edilmeye çalışıldığını önemle incelemiş, Türklüğe karşı gösterilen lobicilik faaliyetlerini tahlil edebilme fırsatı yakalamıştır.
Bu noktada Büro’nun karar kıldığı mücadele formülü şu şekildedir:
Önemle altı çizilmelidir ki günümüzde gerçeğin peşinde koşan tarihçiler ne yazık ki üçüncü aşamada tıkanmaktadır. Büromuz, bu noktada yapılan arşiv çalışmaları ve akademik kitapları incelerken belge merkezli bir anlayışla hareket edildiğini, belgelerin doğruluğunun ise yeteri kadar araştırılmadığını üzülerek gözlemlemiştir. Buna karşın aynı çalışma içerisinde var olmayan olaylara dair belgelerin ve kaynakların nasıl üretildiğini, pazarlandığını ve kamuoyuna dağıtıldığını da saptayabilmiştir. Şayet bu yalanın ortaya çıkartılması isteniyorsa Büromuz özellikle üçüncü, dördüncü ve beşinci maddelerin tatbikini arzu ve temenni eder.
Kamuoyuna ve Türk milletine saygılarımızla...
İbret Tarih Bürosu