BAŞIBOŞ SOKAK ÇOCUKLARI SORUNU
Ülkemizde uzun zamandır var olan; fakat son dönemde yaşanan olaylar ve çıkan haberlerle birlikte herkesin -en azından aklı başında olan herkesin- gündemine oturan ciddi bir toplumsal mesele bulunmaktadır: başıboş sokak çocukları.
Öncelikle bu çocukların profillerini ve eylemlerini anlamak gerekmektedir.
İlk örnek, Kadıköy'de bir bit pazarında gezdiği sırada, başıboş sokak çocukları tarafından defalarca bıçaklanarak öldürülen Ahmet'in katilleridir. Herkesin bu olayı detaylarıyla bildiği açıktır; ancak özetlemek gerekirse: Ahmet, 14 yaşında, babası aşçı ve annesi müzisyen olan kültürlü bir ailede yetişmiş eğitimli bir çocuktur. Ahmet, bit pazarına kaykay almak için gitmiş ve maalesef başıboş sokak çocuklarından biriyle çarpışmıştır. Söylenene göre Ahmet, "Pardon kardeşim," demiş; fakat kısa bir süre sonra geri dönen sokak çocukları Ahmet'e bıçakla saldırmış, hatta yerdeyken tekmelemişlerdir. Bu durumdan öylesine hoşnut kalmışlardır ki, daha sonra sosyal medya hesaplarında Ahmet ile alay etmişlerdir. Ahmet ağır yaralı halde hastaneye kaldırılmış; ancak hayatı kurtarılamamıştır. Maalesef, ülke gündemimiz bu tür çocuk cinayetlerine öylesine alışmıştır ki, belki normal şartlarda bu haber bu denli infiale yol açmazdı. Asıl infial, Ahmet’in katillerinin 15-16 yaşlarında olmasıyla patlak vermiştir. Bu nedenle, cezalarında indirim yapılması söz konusu olmuş; kamuoyu buna şiddetle karşı çıktığında ise, çeteleşmiş başıboş sokak çocukları Ahmet’in ailesini ve avukatlarını tehdit etmiştir. Hatta bununla da kalmayıp, Ahmet'in mezarını tahrip etmişlerdir. Dava henüz sonuçlanmamakla birlikte, sanıklar tutuklu yargılanmaktadır. Dışarıdaki çete üyeleri ise Ahmet'in ailesini tehdit etmeye devam etmektedir. Gelelim diğer örneğimize. Bu olay da, çocuk çetelerinin ulaştığı boyutları gözler önüne sermektedir. Ankara’da, başıboş sokak çocukları tarafından kız kardeşi taciz edilen ve çıkan tartışma sonucu bıçaklanarak öldürülen Hakan’ın katilleri, ikinci örneğimizi oluşturmaktadır. Ankara'da, evlerinin yakınında dükkân işleten bir ailenin annesi ve kızı, apartmanlarından dükkâna gidecekken, kapılarının önünde oturan ve geçişlerini engelleyen sokak çocuklarına çekinmelerini söylemiştir. Bunun üzerine, çocuklardan biri genç kıza karşı, "Sana yol vermez miyiz güzelim," şeklinde sözlü tacizde bulunmuştur. Olay tartışmaya dönüşmüş; kısa bir süre sonra aile yakınlarıyla geri dönen sokak çocukları, Hakan’a ve babasına bıçakla saldırmıştır. Hastaneye kaldırılan baba ve oğuldan baba kurtarılmış, Hakan ise hayatını kaybetmiştir.
Sık sık cinayet haberleri duyduğumuz ülkemizde, bu olayda da infiale sebep olan unsur, katillerin 14, 17 ve 19 yaşındaki kardeşler ile 45 yaşındaki babalarından oluşmasıdır. Baba ve daha sonra serbest bırakılan bir kişi hariç, katillerden ikisi çocuk, diğeri ise henüz çocukluktan yeni çıkmış bir bireydir. Bir diğer infial sebebi ise, bu çocukların daha önce ellerinde silahlarla sosyal medyada fotoğraflar paylaştıklarının, bir kişinin kulağını kestiklerinin ve kalabalık gruplar halinde gezerek asker eğlencesi yapan vatandaşlara döner bıçağıyla saldırdıklarının ortaya çıkmış olmasıdır.
İşte bu iki örnek bile başıboş sokak çocuklarını tehlikelerini anlatmaya yeterlidir. Bu örnekleri kamuoyunca duyulmuş ve herkesçe bilindikleri için seçtim. Biliyoruz ki bunun gibi yüzlerce örnek her gün karşımıza çıkıyor. Sosyal medyada görmesek bile sokakta yürürken görüyoruz. Onlarca suç kaydı olan, bunları gururla paylaşan, en ufak sorunda bile karşısındakini öldürmeyi ödev bilen bu sokak çocukları örneklerle, cümlelerle, anlatmakla bitmezler. O halde örnekleri şimdilik bir kenara bırakalım ve sorunun kaynağını bulmaya çalışalım. Başlıca hedeflerimizden biri; bu kadar küçük yaştaki çocukların nasıl bu suçlara bulaştığı ve neden özellikle çocuklar arasında çeteleşmenin bu kadar yaygınlaştığı olacak. O yüzden sebepleri belirleyelim ve daha sonra açıklamaya başlayalım. Sebeplerin başında elbette medya gelmektedir. Bununla beraber çocuk istismarı ve küçük yaşta madde kullanımı gibi önemli sosyal sorunlar bulunmaktadır. Tabii eğitimin –okuldaki ve evdeki eğitimin– yetersizliği ve kalitesizliği; bu eğitimsizliğin sonucu olarak yeni akım müziklerdeki kadını aşağılama, erkekliği ve masküleniteyi yüceltme yönelimine özendirme ahlaksızlığı da önemli rol oynamaktadır. Hukuk sisteminde çürümeler ve polisin caydırıcı kimliğini kaybetmiş olması da bir başka sorundur. O halde ana akım ve sosyal medya ile incelemeye başlayalım. Türk televizyon tarihinde birçok başarılı dizi ve film olmakla beraber son 20 yılın en sevilenleri arasında pek çok mafya, çete, aşiret dizileri ön plana çıkmaktadır. Bu dizilerde şiddet olayları öylesine günlük hayatın bir parçası haline gelmiştir ki birinin ölmediği ya da şiddet içeriği bulunmayan bölümlerde izleyiciler sıkılmaya başlamıştır fakat özenmeyi bırakmamıştır. “Racon” kesilen dizilerden “racon”, adam kesilen dizilerden de bunu öğrenmişlerdir. Son olarak tüm gençleri etkileyen diziler çeteleşmeye ve mafyacılığa özendirmiş ve günümüz sorunlarını temellerinden birini oluşturmuştur. Dizilerde, fuhuş veya uyuşturucuya karşı savaş açan çeteler; cinayet, gasp, adam yaralama, hırsızlık gibi suçları işleyerek sözde fuhuş ve uyuşturucunun sonunu getirmeyi istemektedir. Bunu öylesine kahramanca yapmaktadırlar ki izleyenlerin idolü haline gelmektedirler. Toplum düzenini, ahlakını ve gençlerin fikirlerini bozan bir diğer dizi çeşidi de son zamanların en tutulan, tutulmasa bile her kanalda farklı senaryolarla karşımıza çıkan aşiret konulu dizilerdir. Bu diziler toplum anlayışına tekrar namus, kan, alacak-verecek davalarını sokmakta ve kadına şiddet, aile içi şiddet hatta çocuk istismarına varacak kadar ileriye giden pek çok sahneler içermektedir. Böylece toplumun ahlak anlayışını bozmakta ve toplum için bunları normalleştirmektedir. Ana akım medya ve internet dizilerinde bu tür sorumsuzluklar yapılırken ve halk şiddete özendirilirken sosyal medyada da bunlardan aşağı kalmamaktadır. Sözde fenomenler ve içerik üreticileri: Türk kültüründe ve tarihinde, sosyal hayatın içindeki en önemli unsur olan kadını fütursuzca aşağılamakta ve objeleştirmektedir. Daha da kötüsü bunlar beğenilmekte ve gerçek bir bakış açısı haline gelmektedir. Sosyal medyada adeta terör estiren yerden bitme sokak serserileri anlamsız bir şekilde ün kazanmış ve fikir beyan etme özgürlüğüne nail olmuştur. En ilkel insandan daha ilkel bazı tipler, kadını dövmemekten şikayet etmiş ve fikir beyan etme özgürlüğüne sığınmıştır.
Toplumsal Çözülme ve Yabancılaşma Bağlamında Bir Değerlendirme
Bu noktada, Mustafa Kemal Atatürk'ün okuduğu bir kitaptan, Fransız İhtilali ile ilgili bölümde altını çizdiği şu satırları aktarmak yerinde olacaktır: “Hürriyet, kayıtsız şartsız serbest olmak değildir. Onun da kayıtları, şartları vardır. Kayıtsız şartsız serbest olmak, ormanlardaki hayvanlara mahsustur.” “İnsanlar ise, toplum içinde bazı gelenekler ve alışkanlıklarla iç içe yaşarlar; toplumsal bir eğitim ve terbiye düzeni içinde bulunmak zorundadırlar. Bu yüzden insanların özgürlüğü de içinde bulundukları toplumun kurallarıyla sınırlıdır.”
İşte bu iki alıntı, ifade özgürlüğü de dahil olmak üzere özgürlük kavramının, kişiye sınırsız ve sorumsuz bir hak tanımadığını açıkça ortaya koymaktadır. Bu nedenle, başkalarının haklarını ihlal eden ifadeler sınırlandırılmalıdır. Böylece, ifade özgürlüğü adı altında başka insanların temel haklarının gasp edilmesinin önüne geçilmelidir.
Medya ve Popüler Kültürün Etkisi
Tekrar ana konumuza dönecek olursak; içeriği sadece kadını nesneleştirmek üzerine kurulu videoların milyonlarca kez izlendiği bir gerçektir. Kadın-erkek fark etmeksizin, eline mikrofon alan pek çok kişi, kişisel ahlaksızlıklarını övünerek anlatmış ve kadının toplumdaki yerini, tüm edepsizliklerin kaynağı konumuna indirgemiştir. Bunun yanı sıra, toplum dokumuza işlemiş olan yabancı kültür kalıpları da kadının Türk toplumundaki saygın konumunu sarsmış ve değersizleştirmiştir. Tüm bu etkenler, sokak serserilerinin istedikleri kadına sahip olma arzularını bir hak gibi görmelerine zemin hazırlamıştır. Serserilikten kaynaklanan yanlış bir özgüvenle birleşen bu talep, Hakan örneğinde olduğu gibi, her gün karşılaştığımız taciz haberlerinde de kendini göstermektedir. Sosyal medyada karşımıza çıkan bir diğer önemli faktör de, yeni nesil müzik tarzlarıdır. Bu müzik tarzı ilk ortaya çıktığında toplumsal sorunlara odaklanan ve adeta halkın sesi olma iddiası taşıyan bir yapıdayken, zaman içinde değişime uğramış ve dış kültürlerle etkileşim sonucunda bugünkü halini almıştır. Bu müzik türünde kadın, çoğu zaman sadece bir tatmin aracı ve cinsel obje olarak tasvir edilmektedir. Uyuşturucu ve şöhret ise, kadınların en çekici bulduğu ve tüm sorunların çıkış kapısı olarak sunulan unsurlardır. Bu tarzda, haz peşinde koşmak, o uğurda her şeyin yapılabilir olduğu bir anlayışı meşrulaştırmaktadır. Yine bu müzik türünün dikkat çeken bir başka özelliği, silah ve şiddeti özendirmesidir. Sorunların çözümü silahla, kavgayla sağlanmalıdır ve çatışmadan kaçan veya daha az tehditkar davranan kaybetmiş sayılmaktadır. Dinleyicilerin azımsanmayacak bir kısmı, bu içeriklere özenmekte ve kamera karşısında "havalı" duran bu tiplere benzemek için çabalamaktadır. Bu durum, madde kullanımını, şiddeti ve kadını aşağılamayı normalleştirmektedir. Ayrıca, "reklamın iyisi kötüsü olmaz" anlayışından hareketle, şöhret uğruna her türlü yola başvurabilen bir kesim ortaya çıkmıştır. Kendini rezil edenlerin yanı sıra, çevreye verdikleri zararla övünen tipler de bu kesimin bir parçasıdır.
Çocuk İstismarı ve Sömürü Mekanizmaları
Şimdi, medya ve fenomenleri bir kenara bırakıp hayatın içine dönelim ve çocuk istismarı ile suistimal konusuna devam edelim. Bu noktada, peçete satıp dilencilik yaptırılan çocuklardan, "abicilik" yaparak çocukların aklını çelen serserilere kadar uzanan bir yelpazeyi incelemek gerekmektedir. Peçete satarak veya dilenerek para toplayan çocukların herkesin gözü önünde istismar edildiği açıktır. Topladıkları paranın kime, neye ve ne için gittiğini kimse bilmemekle birlikte, tahmin etmek zor değildir. Bu çocuklar, genellikle uzak olmayan bir mesafede, yaşça daha büyük kişiler veya belki de aileleri tarafından sürekli gözetlenmektedir. Topladıkları paralar nihayetinde bu kişilere aktarılmaktadır. Bu çocuklar okula gitmemektedir. Dolayısıyla, yaptıklarının iyi mi kötü mü olduğunu bilmeden, sadece kendilerine öğretildiği için bu eylemleri gerçekleştirirler. Kendi akıllarını kullanmayı öğrenemezler. Onları istismar eden kişiler, onlar adına karar verir. Bu kararlar; küçük yaşta vatandaşın vicdanını sömürerek dilendirmek, biraz büyüyünce hırsızlık yaptırmak, daha sonra uyuşturucu taşıtmak ve sattırmak, gaspa yönlendirmek ve nihayetinde tam bir suç makinesi yaratmak yolunda ilerlemektedir. Başka biri tarafından yönlendirilmezlerse, 10-12 yaşındaki çocukların onlarca suç kaydının olması mümkün değildir. İşte bu istismarla birlikte suç makinesine dönüştürülen çocuklar, bir yandan da sigara ve uyuşturucu gibi maddelerin kullanımına alıştırılarak bağımlı hale getirilmektedir. Durum öylesine ciddidir ki, ülkemizde sigara kullanım yaşı 13'e, uyuşturucu kullanım yaşı ise 15'e kadar düşmüştür.
Çevre, Rol Modeller ve Çeteleşme Dinamiği
Çocuklar, anne ve babaları dışında çevrelerindeki yaşça büyük kişileri rol model almaya meyillidir. Bu kişiler okuldaki öğretmenleri olabileceği gibi, kötü niyetli insanlar da olabilir. Dilencilik gibi faaliyetlere başlamadan önce, aynı ortamda bulundukları ve "abi" veya "idol" olarak gördükleri kişiler tarafından da istismara uğrayabilirler. Bu durumda çocuklar, idolleri gibi olmak ve onların takdirini kazanmak için onların sözlerini dinler, onlar gibi görünmek ve yaşamak için çabalayabilirler. Küçüklükten beri sokakta büyüyen ve yine "abileri" tarafından yanlış yönlendirilen diğer çocuklar, ileride bu abilerin yerini alırlar. İlk zamanlarda sadece serserilik ve para peşinde olan bu gençler, zamanla daha kolay para kazanmak için yasa dışı yollara başvururlar. Farklı suç çevreleriyle temas ettikçe, adeta bir bataklığın içine saplanırlar. Daha sonra, hukuki sorumluluklardan uzak kalabilmek için, kendilerini örnek alan küçük çocukları, onların haberi olmadan dahi olsa, kirli işlerde kullanmaya başlarlar. Örneğin, sigara paketi içinde uyuşturucu transferi yaptırabilirler. Böylece, sanki bir mirasmış gibi, serserilik ve suç kültürü o bölgede yaşayan çocukları esir alır. İşte tam da bu noktada, aile ve okuldaki sağlam bir eğitim en kritik öneme sahiptir. Aksi takdirde, çocuk yaştaki bireyler, çekirdekten yetişerek geleceğin şehir eşkıyaları olmaya devam edecektir.
Eğitimin Önemi ve Toplumsal Yayılma
Eğitim konusuna geçmeden önce, çevre ve özenme ile ilgili bir noktaya daha değinmek gerekir. Sosyo-kültürel seviyesi düşük bazı bölgelerde, çocukların kendi yaşıtlarına özendiği görülebilir. Bu durumda, arkadaş çevresi faktörüyle birey, yaşıtlarıyla birlikte olsa dahi yanlış yollara sapabilir. Medyada, çevrede veya ailede şiddetin normal karşılandığı ortamlarda yetişen çocuklar, bunun yanlış bir şey olduğunu idrak edemezler. Onlar için bu, hayatın olağan bir akışıdır. Böylece, yaşça büyük birinin yönlendirmesi olmadan da kendi aralarında çeteleşebilirler. Küçük yaşlardan itibaren, aynı sokağın çocukları ile diğer sokağın çocukları arasında kavga eğilimi oluşabilir. Yıllar ilerleyip yaşları büyüdükçe, etraflarına verdikleri zararın genellikle bir bedeli olmadığını gördükçe, sınırlarının olmadığını ve her şeyi yapabilecek güce sahip olduklarını düşünmeye başlarlar. Biraz önce bahsettiğimiz medya ve fenomenleri örnek almalarıyla da, işin boyutu hızla değişmeye ve büyümeye başlar.
Kontrolsüz Davranış, Toplumsal Huzursuzluk ve Kurumsal Tepkisizlik
Çocuklar, aileler tarafından yeterli denetim altına alınmaz ve zararlı arkadaş çevrelerinden koparılmazlarsa, çevrelerine rahatsızlık vermeye devam ederler. Onlara göre serserilik ve kaba kuvvet, karşı cinsi etkilemenin bir aracıdır. Bu tür davranışlar sadece insanlara değil, kamu malına da yönelir. Otomatlara, banklara, reklam panolarına, toplu taşıma araçlarına, kısaca çevredeki cansız varlıklara zarar vermek, onlar için "havalı" görünmenin bir yoludur. Bu kişilere göre "havalı" olmanın bir diğer yöntemi ise, toplumun huzurunu kaçıracak davranışlarda bulunmaktır. Toplum içinde, sahil ve plajlarda yüksek sesle müzik açıp halay çekmek; toplu taşıma araçlarında yüksek sesle müzik dinlemek ve söylemek; bağıra çağıra sokaklarda dolaşmak; küfür etmek; yürürken yanından geçtikleri arabalara vurmak; yoldan geçen insanlara laf atıp sataşmak gibi eylemler, onlar için "gücün" temsilidir. Bu davranışları sergilemek ve karşılığında hiçbir tepki almadıklarını görmek, onlara bu haklarının verildiği izlenimini uyandırır. Adeta o sokakların ve mahallenin sahibi onlardır.
İşte bu düşünce yapısına sahip çocuklar, herhangi bir dış yönlendirme olmaksızın da çeteleşebilirler. Bunun önüne geçebilecek en temel unsur, ailelerin çocuklarına sahip çıkması ve onları zararlı çevrelerden korumasıdır. Aksi takdirde, yaşları büyüdükçe yeni bağlantılar kuran ve yeni deneyimler edinen bu çocuklar, diğerleri gibi bir bataklığın içinde boğulmaya mahkum olacaktır.
Aile ve Okul Eğitiminin Kritik Rolü
Gelelim ailede ve okuldaki eğitimin çocuklar üzerindeki belirleyici önemine.
Okullarda sıklıkla göz ardı edilen, çocukların ergenlik döneminde hormonal etkilerle de birleşerek daha saldırgan hale gelmesine yol açan bir zorbalık sorunu mevcuttur. Daha önce de belirtildiği gibi, çocukların suç işlemeye başlaması bir gecede gerçekleşen bir olay değil, bir süreçtir. Bu çocuklar kavga, küfür ve diğer zorbalık türleriyle küçük yaşta tanışırlar. Henüz tam olarak olgunlaşmamış akıl yapıları nedeniyle, bu davranışları okul ortamında uygulamaktan çekinmezler. Böylece "akran zorbalığı" dediğimiz olgu ortaya çıkar.
Okul idaresi ve öğretmenler bu tür zorbalıkları görmezden gelir, gerekli idari yaptırımları uygulamaz, çocukların aileleriyle işbirliği yapmaz ve zorbayı cezasız bırakırsa, bu durum iki olumsuz sonuca yol açar: Birincisi, zorba çocuğun ileride aynı davranışları tekrarlaması; ikincisi ise, zorbalığa maruz kalan çocuğun, hakkını yine şiddet yoluyla aramaya kalkışmasıdır. Çünkü mağdur, bu davranışın herhangi bir karşılığı olmadığını görmüştür.
Hepimizin bildiği gibi, bazı aileler çocuklarının hatalarını kabul etmek yerine, suçu öğretmende veya zorbalığa uğrayan diğer çocukta ararlar. Hatta öğretmene ve diğer aileye karşı saldırgan bir tutum dahi sergileyebilirler.
Bu ailelerin bir kısmı eğitimli ve sosyo-ekonomik seviyesi yüksek kesimlerden gelir. Bu kişiler, narsist eğilimler sergileyerek kabahati kendilerinde aramazlar. Üstelik, çocuklarının bir zorbaya dönüştüğünün farkında bile olmayabilirler. Ancak, etkili bir iletişim veya çocuğa uygulanacak net yaptırımlar, bu aileleri ikna edebilir veya caydırabilir. Temelde niyetleri çocuklarını korumak olsa da, her alanda çocuklarına yatırım yaptıkları için, bu ailelerin çocuklarının düzelme ihtimali, bir sonraki paragrafta bahsedeceğimiz ailelere kıyasla daha yüksektir.
Asıl büyük sorunumuz, ele aldığımız bu toplumsal yaranın en önemli sebeplerinden biri olan diğer aile tipidir. Bunlar, genellikle eğitimsiz, kültürel donanımdan yoksun, kendi sorunlarını da şiddetle çözmeye alışmış bireylerdir. Öğretmen, polis, doktor fark etmeksizin, devlet çalışanlarıyla tartışmaya girerek şiddet uygulamaktan çekinmeyen bu kişiler, maalesef ilkel davranış kalıplarının en uç örneklerini sergilerler.
Çocuklarının yanlış davranışlarını destekler; evde, herhangi bir sorun yaşadığında çekinmeden saldırmasını öğütlerler. Onlar için "Aslan oğlum!" sözü, akademik başarı için değil, fiziksel güç ve kabadayılık için kullanılır.
Bu tür aileler, çocuklarını evde değil, sokakta büyütür. Çocuklarının kimlerle vakit geçirdiğinin onlar için bir önemi yoktur. Akşam uyumak için eve geliyorlarsa, her şey yolunda demektir. Çocuklarının aç veya susuz olup olmadığıyla, okula gidip gitmediğiyle ilgilenmezler. Onlar için sabah evden çıkan çocuk, okula gitmiştir. Kontrol etme gereği duymazlar. Çocuğun arkadaş çevresini bilmezler.
Çocuklarına karşı sevgi göstermeyen, ancak zorbalıklarını ve kavgalarını öven, ancak bu durumlarda takdir eden ailelerde, ev içinde sağlıklı bir eğitim veya sevgiden söz etmek mümkün değildir. Sevgiye muhtaç bu çocuklar, kötü niyetli kişiler tarafından basit bir ilgi ve övgüyle kolayca kandırılabilir ve suça sürüklenebilirler.
Suçla Mücadelede Kolluk Kuvvetleri ve Hukuk Sisteminin Rolü
Çocukların küçük yaşlarda ihmal ve istismarla suça sürüklenmelerinden bahsettik. Peki, sadece eğitim ve koruma önlemleriyle suçun önüne geçmek mümkün müdür? Elbette hayır. Bu nedenle, caydırıcılık için belli başlı tedbirler şarttır.
Bunlardan en önemlisi, kolluk kuvvetlerinin etkin ve görünür varlığıdır. Polisin temel görevlerinden biri, suça yönelen kişiyi, mümkünse planladığı suçu işlemeden önce engellemek ve yakalamaktır. Örneğin, belinde bıçakla dolaşan bir şüpheliyi "kesici-delici alet taşımak" suçundan yakalayarak, olası bir "yaralama" veya "cinayet" suçunun önüne geçmiş olur.
Burada asıl sorulması gereken soru şudur: Günümüzde polis, suçlular üzerinde yeterli caydırıcılığa sahip midir? Daha önce suça karışmamış ve bu konuda tedirgin olan kişiler üzerinde; evet. Ancak, suçu sıradan bir iş gibi gören ve daha önce suç kaydı bulunanlar üzerinde; maalesef hayır. Bu kişiler polisten çekinmez, hatta polise saldıracak kadar ileri gidebilir. Bunun arkasında suçluluk psikolojisi olduğu kadar, kamudaki liyakatsizlik ve hukuk sistemindeki yozlaşma da etkilidir. Bir diğer faktör ise, polisin müdahale yetkisini kullanmayacağına dair yaygın bir inançtır. Bu durumun en net örneklerinden birini, birkaç yıl önce iki polis memuruna kürekle saldıran şahısta gözlemlemiştik. İkinci polis memuru, silahını ancak arkadaşı kafasından ağır yaralandıktan sonra kullanabilmişti.
Bu tür örneklere sıkça rastlanır olmasının temel sebebi, "Ne de olsa polis ateş etmez, ederse hakkında soruşturma açılacağından uğraşmak istemez," şeklindeki yanlış algıdır. Bu tür durumlar için, polise devlet tarafından açık bir görev ve yetki güvencesi verilmelidir. Ayrıca, polisin çalışma motivasyonu ve moral gücü de arttırılmalıdır. Hukuk sistemindeki aksaklıklar, cezaların gerektiği gibi uygulanmaması gibi çelişkiler, polislerde "Ne de olsa serbest bırakıyorlar," şeklinde bir umutsuzluğa ve rehavete yol açmaktadır. Böylece polisin çalışma şevki kırılmaktadır. Yakaladığı kişiyi kısa bir süre sonra aynı suçu işlerken görmek, poliste bir boş vermişlik duygusuna sebep olur.
Yetişkinlerde görülen bu "polisten çekinmeme" durumu, henüz aklı başına gelmemiş, sürekli riskli davranışlar sergileyen gençler ve çocuklarda da polise karşı bir umursamazlık doğurmaktadır. Bu yüzden polis faktörü, sadece çocuklar için değil, genel olarak toplum üzerindeki caydırıcılığı açısından değerlendirilmelidir.
Az önce de bahsedildiği gibi, hukuk sistemindeki yozlaşma ve liyakatsizlik sadece çocukları değil, suça meyilli tüm bireyleri cesaretlendirmekte ve toplumun güvenlik hissini zedelemektedir.
Hukuk Sistemindeki Algı Sorunu ve Etnik Boyut
Toplumda, "En fazla birkaç ay yatar, çıkarım," şeklinde yaygınlaşmış bir algı oluşmuştur. Tutuksuz yargılanan o kadar çok vaka mevcuttur ki, en ağır suçlarda dahi bu durumla karşılaşsak artık şaşırmamaya başladık. Neyse ki, sosyal medyada oluşan kamuoyu tepkisi çoğu zaman bu hatalardan dönülmesini ve şüphelilerin tutuklanmasını sağlayabilmektedir.
İşin bir başka boyutu ise, "suça sürüklenen çocuk" hükmü altında en ağır suçları işleyenlerin dahi hafif cezalarla kurtulabilme ihtimalidir. Bunun en belirgin örneği Hakan'ın katilleridir. Bu çocukların daha önce asker eğlencesi yapan vatandaşlara döner bıçağıyla saldırdığı ve bir kişinin kulağını kestiği bilinmektedir. Ancak tutuklu yargılanmaları ancak Hakan'ı öldürdükten sonra mümkün olabilmiştir. Tüm bu geçmişe rağmen, "suça sürüklenen çocuk" vasfıyla cezalarında indirim yapılması gündemdedir.
İşte bu durumdan faydalanmak isteyen bazı suç örgütleri ve çeteler, çocukları çeşitli suçlar işlemek üzere kullanmaktadır. Bu konudaki güncel bir örnek, 14 yaşındaki çocukların bir kadının dükkanını kurşunlaması ve aynı çocukların evlerinden 3 milyon lira değerinde uyuşturucu madde çıkmasıdır. Bu çocuklara şu anda ev hapsi cezası verilmiştir. Henüz ortaokulu yeni bitirmiş 14 yaşındaki çocukların bu denli büyük işlere bulaşması, ancak organize suç örgütleriyle açıklanabilir.
Suçun Etnikle İlişkilendirilmesi ve Toplumsal Algı
Başıboş sokak çocukları konusunda pek çok noktaya değindik, ancak üzerinde durulması gereken bir husus daha vardır: Bu denli ağır suçları işleyen bazı şahısların sosyal medya hesaplarında bölücü içeriklerin tespit edilmesidir.
Gerek Ahmet'in ailesine atılan tehdit mesajlarında, gerekse Hakan'ın babasına yönelik iletişimlerde, bölücü ideolojilere ait işaretler yer almaktadır. Şehir eşkıyalığı yapan ve sosyal medyada sıkça karşılaştığımız pek çok kişinin de benzer bir zihniyet yapısına sahip olduğu görülmektedir.
Elbette, toplumdaki tüm suç ve kötülükleri tek bir etnik veya kültürel unsura yüklemenin doğru olmadığının altını çizmek gerekir. Suç işleyenler arasında her türlü kökenden insan bulunmaktadır. Burada vurgulanan, suçu bir kimlik siyaseti aracı olarak kullanan ve bu yolla toplumsal huzuru bozan belirli gruplardır. Söylenenler, vatanına bağlı ve dürüst tüm vatandaşları kapsamamaktadır.
Özetle, son dönemde gündemi meşgul eden başıboş sokak çocukları sorunu; medya, internet, aile ve eğitim sistemindeki eksiklikler nedeniyle ortaya çıkabilse de, hukuk sistemindeki açıklar ve organize suç örgütlerinin istismarıyla daha da karmaşık bir hal almaktadır. Ayrıca, bazı grupların bu ortamı kendi siyasi veya ideolojik ajandaları için kullanma çabaları da sorunu derinleştirmektedir.
Çözüm Önerileri: Caydırıcılık ve Sorumluluk
Peki, bu gidişata dur demek mümkün müdür? Elbette mümkündür. Devletin alacağı etkili önlemler ve toplumsal bilinçlendirme çalışmaları ile hem çocuk suçluluğunda hem de genel suç oranlarında azalma sağlanabilir.
Bu önlemlerin başında caydırıcı ve adil bir ceza sistemi gelmektedir. Özellikle, işlediği suçun bilincinde olan ve bunu sistematik şekilde kullanan kişiler için, sırf yaşı küçük diye otomatik indirimler uygulanmamalıdır. Burada radikal bir öneri olarak, ailelerin çocuklarının eylemlerinden yasal sorumluluğu gündeme getirilebilir. Çocuğun cezasında yapılan bir indirim, ebeveynlerin ihmali söz konusuysa, onlara yönelik caydırıcı yaptırımlarla desteklenmelidir. Bu, aileleri daha sorumlu davranmaya sevk edecek bir mekanizma olabilir.
Bir diğer kritik nokta, yargı sisteminde şeffaflık ve liyakatin tesis edilmesidir. "Ön kapıdan girip arka kapıdan çıkma" algısının kırılması, adalete olan güvenin yeniden inşası için şarttır. Yargıdaki yozlaşma ve liyakatsizlik, sadece suçluları cesaretlendirmekle kalmaz, mağdurların da adaleti kendi elleriyle aramasına yol açarak şiddet sarmalını besler.
Eğitim Sisteminin Dönüşümü
Çözüm için bir diğer temel ayak, eğitim sisteminin kapsamlı bir reformdan geçirilmesidir. "Ağaç yaş iken eğilir" prensibiyle, çocuklar küçük yaştan itibaren toplumsal değerler, karşılıklı saygı, hak ve sorumluluk bilinci ile yetiştirilmelidir. Kadın-erkek eşitliği, nezaket ve toplumsal sorumluluk gibi evrensel insani değerler müfredatın merkezinde yer almalıdır.
Bu eğitimi verecek öğretmenlerin niteliği de en az müfredat kadar önemlidir. Laik, bilimsel, demokratik değerlere bağlı ve Atatürk ilkelerini içselleştirmiş öğretmenler, çocukları vatandaşlık bilinci ve eleştirel düşünceyle yetiştirmelidir.
Aile Eğitimi ve Rehabilitasyon
Ailelerin eğitimi de en az çocuklarınki kadar önem taşımaktadır. Özellikle risk altındaki ailelere yönelik zorunlu ebeveynlik eğitimleri ve danışmanlık hizmetleri sunulmalıdır. Okul-aile işbirliği sürekli ve etkin kılınmalı, devletin desteği ve takibi herkes tarafından hissedilmelidir.
Önleyici tedbirlerin yanı sıra, suça sürüklenmiş çocuklar için rehabilitasyon ve topluma kazandırma programları hayati önem taşımaktadır. Bu süreçlere, çocuğun ihmalkar ailesi de mutlaka dahil edilmeli, aile üyeleri ciddi bir eğitimden geçirilmeli ve uzun vadede takip edilmelidir. Çocukların pozitif yeteneklerini keşfetmelerine yardım edilmeli, onlara yeni bir hayat kurmaları için gereken sosyal ve psikolojik destek sağlanmalıdır.
Sonuç olarak, başıboş sokak çocukları ve gençlik suçluluğu sorunu, tek boyutlu ve basit çözümlerle aşılamayacak kadar derin ve çok katmanlıdır. Hukukta caydırıcılık ve adalet, eğitimde kalite ve değer aktarımı, ailede sorumluluk bilinci ve toplumsal rehabilitasyon mekanizmalarının senkronize bir şekilde ve kararlılıkla hayata geçirilmesi ile ancak kalıcı bir çözüme ulaşılabilir. Bu, devletin, sivil toplumun ve her bir bireyin ortak sorumluluğudur.
Kapsamlı Çözüm Önerileri ve Bireysel Tedbirler;
Aile Odaklı Müdahalelerde Kararlılık
Ebeveynlik becerilerinden yoksun ve çocuklarının gelişimine ket vuran ailelerle çalışmak, sosyal hizmetlerin öncelikli alanlarından biri olmalıdır. Bu aileler için düzenlenecek eğitim ve rehabilitasyon programlarına katılım teşvik edilmeli, gerekirse bu katılım yasal yaptırımlarla desteklenmelidir. Programlara direnen veya çocuğun refahı açısından ciddi risk oluşturmaya devam eden aileler için, çocuğun korunması amacıyla daha ileri yasal tedbirlere başvurulması kaçınılmazdır. Bu süreçte devletin yaptığı bakım ve eğitim masraflarının, aileden hukuki yollarla tahsil edilmesi de değerlendirilmelidir.
Çocuklar İçin Devletin Yeniden Kazandırma Misyonu
Aile ortamında sağlıklı gelişim imkânı bulamayan veya suça sürüklenen çocuklar için devlet, nihai koruyucu ve yeniden yapılandırıcı bir rol üstlenmelidir. Bu çocuklar, pedagog, psikolog, sosyal hizmet uzmanı ve öğretmenlerden oluşan uzman ekipler eşliğinde, bireysel ihtiyaçlarına yönelik hazırlanmış, eğitim ve mesleki beceri kazandırmayı hedefleyen özel kurumlarda yetiştirilmelidir. Nihai hedef, onları topluma kazandırmak ve üretken bireyler haline getirmektir.
Aşırı ve Bölücü İdeolojilere Karşı Bütüncül Mücadele
Suç şebekeleri ve şiddet eğilimi ile ilişkili aşırı ideolojik yapılanmalara karşı mücadele, sadece güvenlik boyutuyla değil, sosyal ve psikolojik boyutlarıyla da ele alınmalıdır. Bu bireylerin topluma kazandırılması, öncelikle şiddet ve nefret söylemini reddeden, yoğun bir psiko-sosyal müdahale programını gerektirir. Bu programlar, demokratik hukuk devletinin meşruiyetini, ülkenin bölünmez bütünlüğünü, ortak vatandaşlık değerlerini ve insan haklarını merkeze alan bir eğitim içeriğine sahip olmalıdır. Süreç, bireyin topluma yeniden entegrasyonu ile tamamlanmalıdır.
Topluma Kazandırmanın Zorunluluğu
Suça bulaşmış bireyleri topluma kazandırmak, sadece onlar için değil, toplumsal güvenlik ve huzurun temini için de bir zorunluluktur. Caydırıcı cezalar adalet sisteminin temelini oluştururken, ceza sonrası rehabilitasyon ve yeniden topluma kazandırma çalışmaları, suçun tekrarını önlemede hayati bir rol oynar.
Bireysel Güvenlik ve Korunma Tedbirleri
Mevcut durumda bireylerin kendini koruması için alınabilecek pratik önlemler şunlardır:
Sonuç
Toplumsal huzuru ve güvenliği tehdit eden bu çok boyutlu sorun, ancak köklü ve kararlı bir devlet politikası ile çözüme kavuşturulabilir. Etkin ve caydırıcı bir hukuk sistemi, nitelikli ve değer odaklı bir eğitim reformu, aile yapısını güçlendiren sosyal politikalar ve suçtan arındırılmış bir rehabilitasyon mekanizması, bu politikanın dört temel ayağını oluşturmalıdır. Medyanın da toplumsal sorumluluk bilinciyle, şiddeti ve kabalığı değil, medeniyeti, nezaketi ve hukuka saygıyı özendiren bir yayıncılık anlayışı benimsemesi gerekmektedir.
Ancak bu kapsamlı ve uzun soluklu bir seferberlikle, medeni, huzurlu ve güvenli bir toplum düzeni inşa etmek mümkün olacaktır.
-Çağakan